Kudüs

2015 yılında Kudüs Üniversitesi’ndeki bir konferans için öğrencilerimizle İsrail’e gitmiştim. 15 Nobel ödüllü profesörün sunum yaptığı hayatım boyunca katılabileceğim en ilham verici bilimsel etkinlikti ama anlatmak istediğim konu başka. Konferans harici zamanlarda Kudüs’ü gezdirdiler bizlere. Bu Dünya’da herkesin görmesi gereken büyüleyici bir şehir. Eski şehirde sokaklarda yürürken dinler tarihi açık hava müzesinde hissediyor insan kendini. Ufak gruplara bölündük ve bizi gezdiren rehberimiz her üç dinin kutsal mekanlarında isteyenlerin gidip gezmesi için 10’ar dakika süre vereceğini söyledi. Kudüs’e kadar gitmişken Mescid-i Aksa’yı, Kubbetü’s-Sahra’yı görme fırsatını kaçıramazdım.

Arap pazarının olduğu yerden müslümanlara özel kapıdan içeri girdim. Cami ziyareti olacağı için uzun etek ve evdeki onlarca şal başörtü arasında başımdan kayıp duran bir başörtü getirmiştim. Kapıda polisler Türk kimliğimi kontrol ettikten sonra beni içeri aldı. Avluda biraz bakındıktan sonra Mescid-i Aksa’nın içerisine girmek için kapıya yaklaştım bu sefer giremezsin dedi onun kapısındaki görevliler. Ben de zaten yabancı bir ortamda olmanın verdiği tedirginlikle peki deyip zamanım bitmeden çıkıp grup arkadaşlarımın yanına gittim. Olanları anlatınca Hollanda’da yaşayan İsrailli bir öğretmen bu senin hakkın gireceğim diye sesini çıkartmalıydın nasıl almazlar içeri dedi! E tabii bu benim içime oturdu aslında içeri girebilecekken acemilikten fırsatı kaçırdığımı anladım. Ertesi gün,  önceki gün tur esnasında fırsat bulamayan öğrencilerimle beraber, tekrar gittik. Bu sefer, avlu kapısının sokağına girmeden tam tekmil giyinip yeni başörtümü sıkıca sarıp kendimden emin bir şekilde. Yine cami içerisine girerken kapıdaki görevliler nereye dedi. Önceki günden tecrübeyle müslümanız deyip kendimizden emin ilerledik. Türk olduğumuz için de ayrıca ilgi gördük.  Muhtemelen bir daha görmek nasip olmaz ama orada olmak çok etkileyiciydi. Bu fotoğraflar o günden anı, kıssadan hissesi de hakkını bilmeyen hak aramasını da bilmezmiş.